| Ki?i OnLine / Ziyaretçi: IP:38.103.63.60 |
İstanbul’un manevi fatihi olan bu zat,
Kerametler sahibi, velidir hem de bizzat.
“Muhammed bin Hamza”dır ismi haddi zatında,
“Akşemseddin” bilinir lâkin halk arasında.
Riyazet sebebiyle, yüz renginin solması,
Saç ve sakallarının bu yüzden ağarması,
Ve “Beyaz” elbiseler giydiğinden nihayet,
“Akşemsettin” dendiği edilmiştir rivayet.
Yıl binüçyüzdoksanda “Şam”da doğmuşken bu zat,
Yetmiş yaşında dahi, “Göynük”te etti vefat.
Daha küçük yaşında, ezberledi Kur’ânı,
İlim öğrenmek için, arardı her imkânı.
Yedi yaşında iken, Şam’dan hicret ettiler,
Amasya’nın, Kavak nam kazasına geldiler.
Bundan bir süre sonra, babası vefat etti,
O da ilim sahibi, evliyadan zat idi.
O zamanlar Kavak’a “Bir kurt” oldu musallat,
Ne vakit oralarda etseydi biri vefat,
Hemen onun kabrini, gece gelip açardı,
O ölüyü, mezardan çıkarıp parçalardı.
Aynı kurt, bu zatı da istedi parçalamak,
Mübarek mezarını açmış idi ki, ancak,
O, elini uzatıp, o kurdun boğazını,
Sıkınca, kurt oraya serilip, çıktı canı.
Ertesi gün insanlar, kabrini ziyarete,
Gelince, bunu görüp düştüler bir hayrete.
Zira bir kurt ölüsü var idi, iri yarı,
“Şeyh Hamza”nın eli de, çıkmış idi dışarı.
Bu garip manzarayı görür görmez insanlar,
Şeyh Hamza da, elini içeri çekti tekrar.
İşte bu mübareğin oğluydu “Akşemseddin”,
Ve ilme başlamıştı, genç iken yaşı hemin.
Zeki, kabiliyetli bir kişi olduğundan,
Daha üst seviyeye çıktı akranlarından.
O, ilim tahsilini tamamladıktan sonra,
“Osmancık”da yerleşip, ders verdi insanlara.
Din ve fen üzerinde öğrenip her bilgiyi,
“Tıp” üzerinde dahi, bilgisi vardı iyi.
Zahir ilimlerini öğrendiyse de iyi,
Bâtınî ilimde de, isterdi yükselmeyi.
Tasavvufta yetişmiş “Bir rehber” arıyordu,
Yanında hizmet edip, yükselmek istiyordu.
Onun bu çok arzu ve isteğini bilenler,
“Hacı Bayram Veli”yi ona haber verdiler.
Dediler; (Ankara’da Hacı Bayram-ı Veli,
Adında biri var ki, büyük alim ve veli.
Tam senin aradığın bir rehberdir ki o zat,
Sen onun sohbetinde bulursun çok menfaat.)
“Hacı Bayram Veli”yi tavsiye edince halk,
Onun kim olduğunu eyledi hayli merak.
Ankara beldesine yollandı o saatta,
Lakin aradığını bulamadı o zâtta.
Fakat o, aldanmıştı görünüşe bakarak,
Başka “Rehber” aradı oradan ayrılarak.
“Halep’te bir evliya” var diye duydu o an,
O zatı görmek için, Haleb’e oldu revan.
Ve lâkin o veliyi görmeden bir gün önce,
Halep’te, Akşemseddin rüya gördü bir gece.
Baktı, nurdan “Bir zincir” geçirilmiş boynuna,
Zorla, “Hacı Bayram”ın çekiliyor yanına.
Zincirin ucu dahi, elindeydi o zâtın,
Çekilip bırakıldı eşiğine dergâhın.
Akşemseddin, görünce bu mânâlı rüyayı,
Anladı Ankara’da yaptığı o hatâyı.
“Hacı Bayram Veli”nin aşkı ile yanarak,
Geldi onu görmeğe, Haleb’ten ayrılarak.
O zaman “Hacı Bayram”, talebeleri ile,
Tarlaya gitmiş idi, çalışmak gayesiyle.
Öğrenip, hemen o da tarlaya gitti, fakat,
O veli, kendisine etmedi hiç iltifat.
O, hiç göstermeyince bir ilgi kendisine,
Talebeleri dahi bakmadılar yüzüne.
Lâkin o, çalışmağa başladı onlar gibi,
Yine de o veliden göremedi bir ilgi.
Az sonra, yemek vakti geldi ise de, fakat,
Onu, sofrasına da almadı o veli zat.
Taksim etti yemeği, mevcut talebelere,
Arta kalanı ise gönderdi köpeklere.
Onlar yemek yemeğe başlamışlardı artık,
O ise, bir kenarda kalmıştı kalbi kırık.
Hatâsını çok iyi anlıyan Akşemseddin,
O an kendi kendine söylendi ki; (Ey nefsim.
Gerçi bugün bir miktar gördünse de hakaret,
Yine bu kapıdadır, senin için saadet.
Sen ki, beğenmemiştin Hakk’ın bu velisini,
İşte, ceza olarak böyle yaparlar seni.
Ey nefsim, hiç kendini müdâfa etme sakın,
Sen artık köpeklerle yemeğe müstahaksın.)
Köpeklerin kabına uzanmıştı ki eli,
Şefkatle baktı ona, Hacı Bayram-ı Veli.
Buyurdu ki; (Ey köse! Tez girdin kalbimize,
Gel yanıma otur da, şeref ver haydi bize.)
Gelince, ona bakıp buyurdu; (Bir misafir,
Zincir ile gelirse, ona böyle edilir.)
Sonra, ona etti ki bir tasarruf ve himmet,
Başkaları dururken, ona verdi icazet...
Osmanlı padişahı Sultan İkinci Murad,
“Hacı Bayram Veli”ye ederdi çok iltifat.
Ve devlet işlerinden fırsat buldukça yine,
Giderdi bu velinin sık sık ziyaretine.
Yine bir defasında, ziyarete gitmişti,
“Şehzade Mehmed”i de yanında getirmişti.
Feyz-ü bereketinden bereketlensin diye,
Onu, dört yaşındayken götürdü o veliye.
Her islam padişahı gibi Sultan Murad Han,
“İstanbul”u fethetmek arzusundaydı her an.
O sohbet esnasında, arz etti ki; (Efendim,
İstanbul’u fethetmek, tek emelimdir benim.
Bu diyarı, İslamın nuruyla aydınlatmak,
Çan sesleri yerine, ezan sesleri duymak,
Benim için, en büyük bir ideal ve gâye,
Bize nasib olur mu feth-i Konstantiniyye?)
Hacı Bayram-ı Veli, buyurdu (Ey padişah,
Ömr-ü devletinizi pâyidar etsin Allah.
Ve mübarek eylesin bu halis niyetini,
Sen ve ben göremeyiz İstanbul’un fethini.)
Bir köşede oynayan “Şehzade Mehmed” ile,
“Molla Akşemseddin”i göstererek eliyle,
Dedi ki; (İstanbul’un fethi olur müyesser,
Onu, şu çocuk ile, bizim “Köse” görürler.)
Sultan Murad, söyleyip, o gün “Akşemseddin”e,
İlk hoca yaptı onu, şehzade Mehmed’ine.
Ve o devrin, en meşhur uleması, velisi,
Şehzade Mehmed için, ders verdiler hususi.
Tarih ve coğrafyaya gösterdi özel gayret,
Geçmiş hükümdarlardan aldı çok ders ve ibret.
Hem kudretli askerdi, hem kültürlü bir insan,
“Ondokuz” yaşındaydı, tahta çıktığı zaman.
Gönlünde tek şey vardı bu büyük padişahın,
“İstanbul’u almak”tı yardımıyla Allah’ın.
Hep bunu düşünürdü, gece gündüz ve her an,
Bunun hesaplarını yapıyordu durmadan.
Elinde kağıt kalem ve Bizans haritası,
Çağırdı vezirini, bir gün gece yarısı.
“Çandarlı Halil Paşa” vezirdi o zamanlar,
Gün görmüş bir kişiydi, tecrübeli ihtiyar.
Gece vakti, alınca sultanın bu emrini,
İlk anda anlamadı sebep ve hikmetini.
Huzura gider iken, düşündü ki şunu hep;
“Ne kusur ve kabahat işledim ki ben acep”
Yaşlı vezir korkuyla huzura girdiğinde,
Gördü ki genç padişah, kağıt kalem elinde,
Buyurdu; (Çağırdım ki, gece seni ansızın,
Müşavere edelim, fethi için Bizans’ın.)
Tarihler gösterirken, “Mayıs yirmidokuz”u,
Başladı çok şiddetli bir fetih taarruzu.
Zira genç padişahın hocası “Akşemseddin”,
Bu tarihi vermişti, hücuma geçmek için.
O gün sabah namazı kılındı cemaatle,
Teftiş etti padişah, ordusunu sür’atle.
Sonra verdi bir emir, hücuma geçti erler,
Yalnız “Tek arzu” ile çarpıyordu yürekler.
O da, Resulullahın, dokuzyüz sene önce,
Verdiği o “müjde”ye kavuşmaktı sadece.
Resulullah bu fethi bize müjdeliyordu,
Zira bir hadisinde, şöyle buyuruyordu:
(Elbet Konstantiniyye fetholunur bir zaman,
O, ne iyi erlerdir, o, ne iyi kumandan.)
Genç padişah, orduya verince “Hücûm” emri,
Gaziler, arslan gibi atıldılar ileri.
Koşuyordu herbiri, bin aşk ve bin şevk ile,
Ki kavuşsun Resulün verdiği o müjdeye.
Âlim ve evliyadan kim varsa o gün şayet,
İstişare kastiyle, yanına etti davet.
“Akşemseddin” ve diğer âlimler de ânında,
Bu ünlü padişahın yer aldılar yanında.
Gaziler, yalın kılıç atıldılar ileri,
“Tekbir” sadalarıyla, inlettiler gökleri.
Gemiler, karalardan indirildi peş peşe,
Ve “balyemez” topları, başladılar ateşe.
Gürledi genç padişah; (Haydi, göreyim sizi,
Ya Bizans’ı alırız, ya Bizans alır bizi.)
Gazilerin gönlünde, tek arzu vardı o gün,
(Bizans Türkün olacak, müjdesi var Resul’ün.)
Dillerde “Tekbir” sesi, coşmuştu bütün erler,
Hep aynı gaye ile çarpıyordu yürekler.
O da, büyük müjdeye kavuşmaktı tez vakit,
(Ya İstanbul, ya cennet) diyordu her mücahit.
Balyemez toplarının her bir gürlemesiyle,
Yer yerinden oynardı, “Allah Allah” sesiyle.
Yerinde duramazdı padişah heyecandan,
İsterdi, nasib olsun bu fetih geç kalmadan.
Ve lakin köhne Bizanz, bir türlü düşmüyordu,
Bu yüzden genç padişah, endişeleniyordu.
Gidip “Akşemseddin”e, arz etti ki; (Efendim,
Bana, okumak için bir dua edin talim.)
Buyurdu ki; (Sultanım deyin “Ya Fakih Ahmed”,
Onun hürmeti için isteyin yardım, meded.
Sevdiği kullarıdır Allahın o büyükler,
Onların himmetiyle, hafifler ağır yükler.
Çoktur o büyüklerin, savaşlarda hizmeti,
Zira dağı devirir, evliyanın himmeti.)
Harp, bütün şiddetiyle devam etti hep o gün,
Gaziler, bin şevk ile saldırırdı topyekûn.
Sabırsızlanıyordu genç padişah be gayet,
Biriyle üstadını yanına etti dâvet.
Halbuki “Akşemseddin” çadıra girip o an,
Kapısını sıkıca kapamıştı arkadan.
Ve tembih etmişti ki, nöbetçi olanlara,
(Yanıma hiç kimseyi sokmayınız bu ara.)
Onu çağırmak için giden vazifeliler,
“Çadır kapalı” diye, gelip haber verdiler.
O zaman genç padişah, kendisi gitti bizzat,
Çadır, sıkı sıkıya kapalıydı hakikat.
Hançerini çıkarıp, çadırdan kesti biraz,
Baktı ki, “Akşemseddin” ediyor dua, niyaz.
Toprağın üzerinde ve secdeye kapanmış,
Başındaki sarığı, yerlere yuvarlanmış.
Ak saçı, sakalları bulanmış toz toprağa,
Kendinden geçmiş halde, yalvarıyor Allah’a.
Bu “feth-i mübin” için hep dua ediyordu,
Gözlerinden sel gibi, gözyaşı iniyordu.
Secdeye kapandığı topraklar, gözyaşıyle,
Bir sofra yeri kadar, ıslanmıştı haliyle.
Akan gözyaşlarıyle ıslanmışken o toprak,
Şöyle dua ederdi Allah’a yalvararak:
(Yâ Rabbi, bu zamanın kutbu hangi veliyse,
Onu, bu günümüzde imdâda gönder bize.)
Padişah, bu duayı işitti dışarıdan,
“Âmin” deyip, nûr yüzü ıslandı gözyaşından.
“Ulubatlı Hasan” da, burçlara tırmanarak,
Çıktı yüksek bir yere, pek çok yara alarak.
Osmanlı sancağını dikti kale burcuna,
Lâkin ok yağıyordu mübarek vücuduna.
Burçların üzerinde, dalgalanırken bayrak,
Kavuştu Cennetine, o da şehid olarak.
Açılan gediklerden girdi şanlı mücahid,
Fetih gerçekleşmişti, ikindiydi tam vakit.
“Yirmibir” yaşındaki genç padişah, atıyla,
Girdi surdan içeri, şerefiyle, şanıyla.
Hocası “Akşemseddin” o anda yanındaydı,
İkisi beraberce şehre giriyorlardı.
Herkes, “Akşemseddin”i padişah zannederek,
İltifat ederlerdi, ona çiçek vererek.
O da, Sultan Mehmed’i işaret ediyordu,
(Padişah ben değilim, işte odur) diyordu.
Talebe, hocasını eyliyerek işaret,
Derdi ki; (Ben isem de, padişah Sultan Mehmed,
Siz ona gidiniz ki, hocamdır benim o zat,
Ve bu şehrin manevi fatihi odur bizzat.)
Vaktâ ki İstanbul’un fethi oldu müyesser,
Akın akın şehire girdi bütün gaziler.
Bizanslılar, korku ve tereddütte kalarak,
Hepsi, Ayasofya’ya girdiler toplanarak.
Patrik dahi, oraya sığınıp hem o zaman,
Kapattırdı kapıyı, sıkıca arkasından.
Lâkin Türk askerleri, alarak bunu haber,
Geldiler hep oraya, padişahla beraber.
Kapıyı açtırarak, girdiler içeriye,
Kapıldı Bizans halkı, korku ve endişeye.
Lâkin o halde bile, padişah Sultan Mehmet,
Bizans ahalisine gösterdi çok merhamet.
Patrik ise kapılıp “Öldürülür” zannına,
Korkusundan kapandı sultanın ayağına.
Ve lakin genç padişah, kaldırıp yerden onu,
Teselli eyliyerek giderdi korkusunu.
Yani ona seslenip, dedi; (yerden kalkınız,
Teminat altındadır badema hayatınız.
Hep hür ve serbestsiniz, şu andan itibaren,
Katiyyen korkmayınız, gazab-ı şahanemden.)
Fatih Sultan Mehmed Han emretti; (Aman, sakın,
Emân dileyenlere, asla el kaldırmayın.
Sorup araştırınız, fakir fukaraları,
Ekmek ve aş vererek, doyurunuz onları.)
Sultanın emirleri icra oldu o saat,
Ve ânında sağlandı, şehirde huzur, rahat.
Serbest bırakıldılar, herkes kendi dininde,
Halk rahata kavuştu, Osmanlı sayesinde.
Vaktâ ki İstanbul’u fetheyledi Mehmed Han,
Hocası “Akşemseddin” kayboldu ortalıktan.
Pek çok arattıysa da, bulamadı yine de,
Ve buldu üç gün sonra, onu tenha bir evde.
Bu ev, Edirnekapı yakınında bir evdi,
Orada, tek başına hep ibadet ederdi.
O bölgeye, bu zatın adına izafeten,
“Akşemseddin” denildi, o günden itibaren.
Sonra Okmeydanı’nda emri ile Fatih’in,
Bir de “Zafer alayı” yapıldı ertesi gün.
Üstadı “Akşemseddin” teşrif edip bu yere,
Çok güzel bir konuşma yaptı bütün erlere.
Buyurdu; (Ey gaziler, biliniz ki muhakkak,
Nasib etti bu fethi, sizlere cenabı Hak.
Bu babda Resulullah şöyle buyurmuşlardır;
“O, ne iyi asker ve ne iyi kumandandır.”
Sizler nail oldunuz, bu çok büyük nimete,
Şükr için devam edin Sultana itaate.)
Sonra Sultan Mehmed’e buyurdu ki o zaman;
(İftihar etmektedir sizinle Âl-i Osman.)
Fatih Sultan Mehmed’in hocası “Akşemseddin”,
Secdede, şu şekilde yalvardı fetih için:
(Yâ Rabbi, bu zamanın “Kutbu” hangi veliyse,
Onu, bu günümüzde yardıma gönder bize.)
O anda Semerkant’ta, “Ubeydullah-i Ahrar”
“Zamanın Kutbu” idi, oldu bundan haberdar.
Perşembe günü olup, öğleden sonra idi,
Buyurdu ki; (Atımı getirin bana haydi.)
Getirdiler, kalktı ve bindi beyaz atına,
Semerkant’tan, sür’atle gitti gün batısına.
Talebeden bazısı, onu takip ettiler,
Gelmelerine, önce, bir şey söylemediler.
Ve lâkin Semerkant’ın gelince bir yerine,
Müsâade buyurmadı daha gelmelerine.
Onlara; (Siz burada kalınız) buyurarak,
Kendi sürdü atını, çok sür’atli olarak.
Akşam vakti, oradan dönünce tekrar geri,
Nereye gittiğini sordu talebeleri.
Buyurdu; (Türk sultanı, padişah Muhammed Han,
Küffar ile çok büyük savaşta olduğundan,
Benden yardım istedi, ona gittim hız ile,
Zafer müyesser oldu, Allah’ın izni ile.)
Bu büyük evliyanın evladı “Abdülhâdi”,
Diyor ki; (İstanbul’a gittiğimde ben dahi,
Sultan Muhammed Hanın oğlu Sultan Bayezid,
Osmanlı devletinde padişahtı o vakit.
O, devlethanesine çağırıp bir gün beni,
Sual etti babamın, şekl-ü şemailini.
Ben tarif ettikçe de, o tasdik ediyordu,
Ve, (Onun beyaz atı var mıydı?) diye sordu.
Cevaben (Evet) dedim, (Vardı beyaz bir atı)
Bayezid Han, o zaman bana şöyle anlattı:
Babam Muhammed Handan, şöyle işittim ki ben,
Dedi ki: İstanbul’un fethinde savaşırken,
En şiddetli ânında, hocamla dua ettik,
O zamanın kutbundan, yardım talep eyledik.
O anda çok nûrani bir zat geldi yanıma,
Buyurdu ki; (Hiç korkma, gelirim ben yardıma.)
Beyaz bir at üstünde gelmiş idi mübarek,
Düşündüm ki; “O kutub, bu kişi olsa gerek.”
Dedim ki; (Ey efendim, korkmuyorum ben asla,
Lakin düşman askeri sayıca hayli fazla.)
Ben böyle söyleyince; (Şuraya bak) buyurdu,
Baktım, ordu önünde “Bir ordu” duruyordu.
Hepsi yeşil sarıklı, beyaz elbiseliydi,
Bir “veliler ordusu” oldukları belliydi.
Bu orduyu gösterip, buyurdular ki bana;
(İşte, bu ordu ile geldim sana yardıma.
Şimdi sen, şu tepenin üzerine çıkarak,
Orduna, hücûm emri ver kösüne vurarak.)
Hezimete uğradı kuvveti kafirlerin,
Gerçekleşti böylece nihayet “Feth-i mubîn”
Gelince Sultan Mehmed, İstanbul’un fethine,
Sordu fethin vaktini, Hoca “Akşemseddin”e.
O dahi buyurdu ki; (Mayıs yirmidokuzu,
Olunca, şu mahalden başlatın taarruzu.)
Hakikaten aynı gün, vakit tam ikindiye,
Gelince, gerçekleşti feth-i Konstantiniyye.
Fatih Sultan Mehmed Han, fetihten sonra bir gün,
Gitti ziyaretine bu “İslam büyüğü”nün.
Hocası olurdu ki, “Bu veli” onun, fakat,
Girince, kendisine etmedi hiç iltifat.
Halbuki İstanbul’un fethinden daha önce,
Hep ayağa kalkardı, padişahı görünce.
Genç padişah, bu halden üzüntü duydu; fakat,
Düşündü; “Niçin bana etmedi hiç iltifat?
Demek ki ona karşı, ettim bir hata, kusur”,
O gün bunu düşünüp, oldu gayet bi-huzur.
Sonra, sevdiklerinden birine anlatarak,
Dedi; (Bunun hikmeti nedir ki, ettim merak.)
O da, “Akşemseddin”e arz edip vaziyeti,
Ondan sual etti ki; (Nedir bunun hikmeti?)
O dahi buyurdu ki; (Bu gün elhamdülillah,
Ona, feth-i mübini müyesser kıldı Allah.
Eski padişahlara olmayan iş bu devlet,
Ona nasib olmuştur, bu, çok büyük bir nimet.
İşte bu sebep ile, kendisinde muhtemel,
Olacak “Bir gurur”a, böylece oldum engel.
Onu terbiye için, yaptım bu hareketi,
İlgi göstermememin, budur asıl hikmeti.)
O cihan sultanına ulaşınca bu haber,
Sevinç alametleri zahir oldu bu sefer.
Öyle çok sevindi ki ve hatta genç hükümdar,
Öyle sevinmemişti bir şeye hiç bu kadar.
Dedi ki; (Beni böyle sevinçli görünce siz,
Fethe sevindiğimi sakın zannetmeyiniz.
Lâkin asıl sebebi şudur ki sevincimin,
Bizim zamanımızda gelmiştir Akşemseddin.)
Genç cihan padişahı, fetihten sonra yine,
Gitmişti hocasının bir gün ziyaretine.
Dedi ki; (Fetih günü, zâtınıza gelmiştim,
“Bir dua öğretin de, okuyayım” demiştim.
Siz de, “Yâ Fakih Ahmed de” buyurmuş idiniz,
Kimdir bu Fakih Ahmed, niçin böyle dediniz?)
Buyurdu ki; (O kişi, evliyadan biriydi,
Zafer için, onun da himmeti gerekliydi.
Böyle büyük bir işte, muvaffak olmak için,
Mânevi yardımı da, lazımdı o kişinin.)
Halbuki “Fakih Ahmed” dediği, kendisiydi,
Şöhretten kaçmak için, böyle söylemiş idi...
Feth-i mübinden sonra, Fatih Sultan Mehmed Han,
Ziyarete gitmişti hocasını bir zaman.
O sohbet esnasında dedi ki hocasına;
(Fethettik İstanbul’u, büyük yardımınızla.
Şu anda sizden artık şudur ki bir tek ricam,
Beni, talebeliğe kabul edin ey hocam.)
“Akşemseddin” cevaben buyurdu ki; (Ey sultan,
Eğer sen, bu “Manevi lezzeti” tatmış olsan,
Bu devlet işlerini aksatırsın elbette,
“İslâma hizmet” işi yapılmaz bu devlette.
Halkın huzur içinde yaşamaları için,
Bu devletin başında kalmanız lâzım sizin.
Ve yine şu hususu arz edeyim ki artık,
Yürümez bir arada, dervişlikle sultanlık.
Seni, talebeliğe kabul edersem şu an,
Halkımızın durumu olabilir perişan.)
Bu kabil özürlerle reddetti teklifini,
Padişah da dinleyip, makul gördü hepsini.
Bir gün “Akşemseddin”e, biri, ikram olarak,
Evde pilav pişirip, göndermişti bir tabak.
Lakin el uzatmadı yemeğe Akşemseddin,
Ev halkı dediler ki; (Buyurun, haydi yiyin.)
Buyurdu ki; (Bu pilav, değildir bize nasib,
Başkasının rızkını, yemek olmaz münasib.)
O sırada bir fakir geldi kapılarına,
Dedi ki; (Allah için, yiyecek verin bana.)
Hazreti Akşemseddin buldukça zaman, fırsat,
Gençlik senelerinde eder idi seyahat.
Nerede akşam olsa, yatardı o mahalde,
“Göynük”e düşmüş idi yolu bir seyahatte.
O beldede, “Gölözü” diye bir yer vardı ki,
Çimenlik, su kenarı, Cennet gibiydi sanki.
Orada, bir geceyi geçirdi ibadetle,
Gönlü, bu güzel yere meyletmişti gayetle.
Ayrılıp “Otuz sene” geçmişti ki aradan,
Göynük’e yerleşmeğe gelmiş idi tekrardan.
O günlerde yanına gelerek zengin biri,
Hediye etti ona, beğendiği o yeri.
Tebessüm etti biraz, o zaman Akşemseddin,
Ne için güldüğünü, sual etti o zengin.
Buyurdu ki; (Otuz yıl önce ben bu beldeye,
Gelmiş ve gönlüm o gün, meyletmişti bu yere.
Gönlümdeki o arzu, geçse de tam otuz yıl,
Yine de gerçekleşti, gülerim buna asıl...)
Fatih Sultan Mehmed Han, fetihten sonra bir gün,
Ziyaretine gitti, bu “İslam büyüğü”nün
O sohbet esnasında, arz etti ki; (Ey hocam,
Sahabe-i kiramın büyüklerinden olan,
Ve “Mihmandar-ı Resul, Ebâ Eyyüb Ensâri”
İstanbul surlarına yakınmış nurlu kabri.
Tarih kitaplarında okumuştum bunu ben,
Yerinin tespitini istiyorum hususen.)
Buyurdu; (Şu karşıki tepenin eteğinde,
Devamlı nur görürüm, olmalı o mevkide.)
Ve hemen padişahla, “Büyük veli” kalktılar,
O nûr inen bölgeye beraberce vardılar.
O yerde, büyükçe bir çınar ağacı vardı,
Akşemseddin çınardan iki tek dal kopardı.
Dikti kendi eliyle, bir yere birisini,
Az ilerisine de, dikti ötekisini.
Buyurdu; (Bu iki dal arasındaki mahal,
Mihmandar-ı Resulün kabridir bir ihtimal.)
Daha sonra ayrılıp, gittiler yerlerine,
Ertesi gün, oraya geleceklerdi yine.
Padişah, bu tespite inanmış idi gerçi,
Lâkin istiyordu ki, tam rahat etsin içi.
Silahtar ağasına emretti ki; (Gidiniz,
O dalların yerini, gece değiştiriniz.)
“Baş üstüne” diyerek, gece gitti o yere,
Dalları, yirmi adım çekiverdi güneye.
Ertesi gün padişah ve yanında hocası,
Geldiler o mahale, hem Silahtar ağası.
Ve lakin gelir gelmez oraya “Büyük veli”,
Buyurdu ki; (Değişmiş dalların dünkü yeri.
Yirmi adım öteye dikmiştik dalları dün,
Bura değil, oradır mezarı o büyüğün.)
Padişah arz etti ki; (İnanıyorum, evet,
Ve lakin istiyorum bir tek daha alamet.)
Buyurdu ki; (Bu yeri, kazınca iki arşın,
Mübarek mezar taşı çıkacaktır o zatın.)
Emir verdi padişah, kazdılar hemen o gün,
Göründü mezar taşı, “Mihmandar-ı Resul”ün.
Hem dahi üzerinde bir yazı duruyordu,
(Bu yer, Halid bin Zeyd’in kabridir) yazıyordu.
Bunu dahi görünce, Fatih Sultan Mehmed Han,
Hayretinden, vücudu titredi kısa bir an.
Dedi ki: (Sevinmiştim İstanbul’un fethine,
Lakin ondan daha çok, sevinç var bende yine.
O da, benim devrimde böyle keşif sahibi,
Bir veli olmasıdır çok şükür hocam gibi.)
Öyle çok sevindi ve memnun oldu ki buna,
Kabr-i şerif üstüne, bir türbe etti bina...
“Hacı Bayram-ı Veli”, ehl-i hal bir kişiydi,
“Akşemseddin” Efendi onun talebesiydi.
Vefatı yaklaşınca, Hacı Bayram Veli’nin,
Buyurdu; (Cenazemi yıkasın Akşemseddin.
Ve yine o kıldırsın cenaze namazımı,
Ona iletirsiniz, benim bu niyazımı.)
O, bunları söyleyip, az sonra etti vefat,
O vakit Akşemseddin orada yoktu fakat.
Kimse de bilmiyordu nerede olduğunu,
Lâkin bulmak lâzımdı, nerdeyse derhal onu.
Zira açık olarak yapılmıştı vasiyyet,
Herkes bir şey diyordu karıştı hal vaziyet.
Üzüntüsü son hadde gelmiş iken herkesin,
Birden işitildi ki, “Geliyor Akşemseddin”
Ne yapacaklarını şaşırmışken cümle halk,
Bu haber üzerine, sevince oldular gark.
İstikbal eylediler koşarak kendisini,
Ve hemen bildirdiler, bu vasiyyet emrini.
O dahi, buyurulan vasiyyet üzerine,
Başladı üstadının en son hizmetlerine.
Ve kendi elleriyle defnedip kabre onu,
Sordu, kime ne kadar borcu bulunduğunu.
“Doksan bin akçe” idi, borçları mürşidinin,
Onu da, almış idi kullara hizmet için.
Aldı kendi üstüne “Otuz bin” akçesini,
Yakınları aldılar, kalan bakiyyesini.
Akşemseddin Efendi, o otuz bin akçenin,
Yirmidokuzbinini ödedi hemen peşin.
“Bin akçe” kaldı yalnız, o gün onu verince,
Onu da, alacaklı istiyordu hemence.
Birkaç gün müsaade istedi o kimseden,
Lakin izin vermedi, istedi yine hemen.
Hatta sert bir lisanla sıkıştırınca gayet,
Üzülüp, o kimseyi içeri etti davet.
Hanesinin önünde vardı küçük bir bahçe,
Buyurdu; (Şu bahçeye gir de topla bin akçe.)
O kimse, girdiğinde o bahçeden içeri,
Gördü hayret içinde “binlerle akçe”leri.
Zira her bir ağacın ve her ot ve nebatın,
Yaprağı üzerinde, duruyordu “bir altın.”
Başladı toplamaya onları yerlerinden,
Aldıkça, başka altın konulurdu yeniden.
Utandı mahcub oldu, vazgeçti bin akçeden,
Şaşkın bir vaziyette, çıkıverdi bahçeden.
Gelip dedi; (Efendim, çok özür diliyorum,
Kalan alacağımı, artık istemiyorum.)
Lakin kabul etmeyip, buyurdu ki; (Ey kimse,
Gir de al o bahçeden, alacağın ne ise.)
“Akşemseddin Efendi”, alim ve veli bir zat,
Çeşitli mevzularda kitaplar yazdı bizzat.
“Risalet-in Nûriyye” isimli eserinde,
Şöyle buyurmaktadır “Sabretmek” üzerinde.
Kim halkın cefasına ederse iyi sabır,
Allah, böyle kimsenin kalbini nurlandırır.
Kulun kalbinde olan, o “İman nûru” yani,
Sabır ve tevekkülle, olur daha vicdani.
Kur’anı kerimde de, bu, beyan olunarak,
Methü sena ediyor Eshabı cenab-ı Hak.
Onlar, Hak tealaya çok yakın kimselerdi,
Allahı görür gibi, ibadet ederlerdi.
Ve yine bu seçilmiş kulları, Hak teala,
Çeşitli mihnetlere, kılsa dahi mübtela,
Onlar, bu hallerinden emeyip hiç şikâyet,
Bilakis alırlardı, onlardan tad ve lezzet.
Zaten kulun kıymeti, Hak teala indinde,
“Sabır”la anlaşılır, bir belâ geldiğinde.
O, tevekkül edip de, gösterdikçe hem sabır,
İyilikleri artar ve manen olgunlaşır.
Onun kalp aynasında olan bütün kir ve pas,
Temizlenip, kazanır kâmil iman ve ihlas.
“Eyyüb aleyhisselam” hastalık illetine,
Sabredip, nail oldu Rabbimizin methine.
Hasta yattı yedi yıl, yedi gün, yedi saat,
Hiç şikâyet etmeyip, gösterdi sabır, sebat.
Kat’iyyen etmeyince bir gün bile âh-ü vâh,
“O, ne güzel kul” diye, methetti onu Allah.
“Veli” de, insanlardan gelen sıkıntılara,
Katlanarak, sarılır tevekküle ve sabra.
Ne kadar çok kötülük görse de insanlardan,
Sabredip, yine yapar hep iyilik ve ihsan.
Toprağa atılsa da, kötü, pis, fena şeyler,
Yine de çıkar ondan, hoş kokulu çiçekler.
Hak teala Kur’anda, Ankebut sûresinde,
Mealen buyurur ki, ikinci ayetinde:
(İnsanlar sanır mı ki, edince yalnız iman,
Öyle bırakılıp da, edilmezler imtihan!)
Yani Allah, kullara, bazı sıkıntıları,
Gönderip, imtihana tabi tutar onları.
Ve lakin “Sevgili”den gelen bu sıkıntılar,
İle, “Hak dostları”nın sevgisi daha artar.
Ne kadar çok gelirse, onlara dert, musibet,
O kadar çok sevinip, alırlar fazla lezzet.
Nitekim “Saf altın”ı elde etmek için de,
Bırakırlar cevheri, kızgın ateş içinde.
Ne kadar çok olursa ateşin harareti,
Altın da o nisbette saf olur elbette ki...